18 Mayıs 2013 Cumartesi

İlahi Vazife ve Yüce Yol

İlahi Vazife ve Yüce Yol
Mehmet Fahri Öğretici
Yaşayan diriler ve yaşayan ölüler. Bu iki kavram arasındaki fark, İlâhî Vazife'yle ortaya çıkar. İlâhî Vazife nedir? İlâhî Vazife'yi gerçekleştirenler, kimlerdir? İlâhî Vazife gerçekleştirenlere hiç bir zaman camilerde ve kiliselerde rastlayamazsınız, onlar putlaşmış düşüncelerin içinde kendilerini kaybetmezler, tam aksine hayatla iç içe yaşarken, bu görevlerini gerçekleştirirler.
İlâhî Vazife'yi, yani Tanrı'ya karşı vazifelerini kudretli bir şekilde yapan insanlar, sabah yataklarından kalktıkları andan, tekrar uyuma zamanı gelinceye kadar geçen süre içinde, daima çevrelerindekilere yararlı olurlar ve candan bir çalışma şekli ile kendilerim ispat ederler. Onlar her türlü şart içinde İlâhî Vazifeleri'ni unutmazlar. Hem yaşamlarını sürdürebilmek için canla başla çalışırlar, hem de bu vazifeyi yapabilmek için de, aynı şekilde çaba gösterirler.
Dünyanın kurtuluşu, insanların İlâhî Vazife'yi idrak etmeleriyle gerçekleşecektir. Bir insan günlük çalışma­larını yaparken, her yaptığı işte; başka insanlara karşı sünnetini lâyıkı ile o iş kendininmiş gibi özenle, sevecenlikle yaparsa ve kendi ruhunun sükûnetini istediği gibi; kendi arzularını yerine getiriyormuşcasına, başkalarının işini yaparken de huzur duyarsa, o insan İlâhî Vazife yapıyor demektir. Yani insan her işi, kendininmiş gibi, kendi arzusuyla ve kalp huzuruyla yapmalıdır.
Her imtihan ve vazife, varlığa bahşedilmiş ilâhî bir lütufdur.
Aksi hâlde bunun tersini yapanlar, yaptıkları işleri, sadece zaman geçirmek için, saat doldurmak için, para kazanmak için ve sadece bencilce, egoist arzularla, kendi egolarım doyurmak için yapmışlardır ki, bu türden çalışmalarla İlâhî Vazife yapmış sayılmazlar. Zaten o insanlar, o işten gelen yararın da hayrım görmezler.
İlâhî Vazife her yerde, her,an devam eder. En ufak bir olayda insanlara negatif yayında bulunmak, İlâhî Vazife değil, şer plânına hizmettir. İnsan dünya hayatı içinde, ne iş yaparsa yapsın, her şeyden önce kendi inancı, kendi arzusu, kendi vicdanı ve kendi İlâhî Vazife aşkı ile insanlara yardımcı olabilmeyi ön plâna almalıdır.
Bir kişinin, insanlara yardımcı olmak için, hayatını bu işe vermesi, İlâhî Vazife sırasında tüm varlığım, maddî ve manevî yararlı bir unsur olarak ortaya koyması, onun vazifesini lâyıkıyla yaptığının açık delilidir. Bu insanlar, her an, her dakika, her düşüncede, her eylemde faydalı olmak, yararlı işler yapmak ve bütün insan kardeşlerine düşünceyle bile olsa yardım edebilmek için çalışmak arzusu duyarlar ki, gerçek İlâhî Vazife de böyle yapılır.
Yüce Yol Sevgidir
Yüce Yol sevgiyle başlar, Yüce Yol sevgidir. Bu dünyaya gelişimiz de, bu dünyada yaşamamız da sevgiyle olmaktadır. Çünkü gerçek sevgi dinamiktir ve yaratma fiili içinde insanı kendi özüyle, doğayla ye diğer insanlarla birleştirir.
Sevgi, insanın hayata ve diğer bütün yaratılmışlara karşı nötr bir durumda kalmasını sağlar. Bu nedenle de dinamizminin içinde pozitif ve negatifi kapsamına alan bir çatışma vardır. Pozitif ve negatifi kendi bünyesinde yatıştırarak nötralize eder.
Bütün ruhlar, bilseler de bilmeseler de, sonsuzluk yolcularıdır.
Bu nedenle de Yüce Yol'a yani Küresel Anlayış'a ulaşabilmek için, insanın kendi zâtını (Ben'ini) tümüyle ortaya çıkarabildiği bu dinamik sevgiyi uygulamak gerekir.
İnsan içten gelen yapıcı faaliyetleri, samimi, içtenlik dolu emeği ve diğer insanlara karşı gösterdiği anlayış ve dinamik sevgi ile Yüce Yol'un tüm bilgisini elde edebilir.
Yüce Yol bir sevgidir. Yüce Yol bir sabırdır, Yüce Yol bir fedakârlıktır.
İnsan sevgiyle, her türlü kötülüğü nötralize edebilir ve evrenin bütün güzelliklerini içinde geliştirebilir.
Sonsuz Sevgi'nin başı ve sonu olan Yüce Yol'a, Doğallık İlkesi ve Küresel Anlayışla gidilir.
Daha iyi anlamak için bir ufuk düşünelim ve birlikte ufkumuza bakalım. Ufuk bizim nötr hâlimizdir. O ufukta, kendimize yeni anlayış imkânı yaratıp, bu anlayışı yaşamaya çalışalım. Bu nedenle de, kendimizi göreceğimiz bir akse bağlanalım ve kendimize küresel olarak, İlâhî bir aynadan baktığımızı kabul edelim.
Aynanın ufuktan bize kadar kısmını aktif (+), aynadan ileriye geçen kısmım da pasif (-) bir yaşam dönemi olarak düşünelim.
Dolayısıyla biz aynadan uzaklaştıkça türlü zorluklarla karşılaşırız. Aynaya yaklaşıp (-) kısma geçerek aynadaki görüntünün bulunduğu noktaya yanaştıkça da, her türlü dünyevî hırkamızdan soyunmamız gerekir. Bu şekilde nefsimizden soyunarak kendimizi görmüş olduğumuz o görüntü noktasına geldiğimiz anda, yani egomuzu, bencilliğimizi, gururumuzu, kibirimizi sıfırlayıp, nefsi yok etmeye hiçliğe ulaştığımız anda, Doğallık İlkesi' ne uygun olarak Küresel Anlayış'a adım atmış, Yüce Yol' un kapılarından içeri girebilme yetkisini kazanmış oluruz. Eksiden artıya geçiş rölatiftir, tek bir yönde düşünülemez. Küresel olarak kendi içinde paradoksal simetrik gidiş gelişleri vardır.
Ruhlar, daima daha iyiye, güzele, hayırlı olana ve İlâhî Murad'a yönelmekle
sonsuzluk kapısını açmayı amaçladıklarını bir anlayabilseler!...
İnsan Küresel Anlayış için ilk başlangıç sayılan sıfır noktasına yani nötr duruma geldikten sonra, onun için dünyanın ve dünyaya ait değerlerin hiç bir önemi kalmaz. Artık o, ruhen güçlenmiştir ve psikolojik bakımdan da tam anlamıyla sağlıklı bir insandır.
Fakat unutmamalıdır ki, Yüce Yol'da ilerlerken, dönüp arkaya bakmak ve eskiye heves ederek, geriye doğru kaymak an meselesidir.
Bu geri dönüşler ve kaymalar, Yüce Organizasyonlar tarafından takip edilmektedir. Bu suretle insanlar cezalarını kendi kendilerine bulurlar.
Kendilerini bu konuda yetiştirmek isteyenler, her şeyden önce benliklerinden kurtulmak ve egolarını sıfırlamak zorundadırlar.
Biz o ufuktaki aynanın hakiki görünüşünü anlayabilecek ve oraya kadar gidebilecek kudreti canımızda, ruhumuzda oluşturduktan soma, artık bu dünya ile olan her türlü alışverişi ve her türlü anlayışı da nötr duruma getirebiliriz. Ancak olaylara karşı nötr duruma gelince, attığımız her adımla öte âlemin derûnuna doğru ilerleriz. Ama bu iş çok basit değildir. Bir insanın Küresel Anlayış'ı kazanabilmesi çok kolaymış gibi. düşünülmemelidir. Böylesine nötr bir durum, yıllarca çalışmaların ve bütün varlığı ile uğraşmaların sonucudur. Bu sonucu elde edebilmek için, o kişinin bütün anlayış, düşünüş ve yaşayış sistemini değiştirmesi gerekir. Yani anlayış, düşünüş ve yaşayış sistemini tersine çevirip  dengeye getirmelidir.
Şunu belirtmeliyim ki, nötralizasyonu gerçekleştiren insanın dünyada yaşama imkânları son derece zorlaşır. Eksiyi bırakıp, artıya doğru gidiyor, yani eksinin sıfırına gelmek istiyor. Bu çok komplike bir konudur.
Vazifelerin ifası sırasında her ruh varlığı, kendini sonsuza bir adım daha yaklaştırır.
O ufuktaki görüntünün bulunduğu noktada, ufuktaki aynamızda kendimizi gördüğümüzde, biz hakikaten o noktada bulunuyorsak, kendimizi bu yola lâyık ve hazır hissediyorsak, o zaman, Yüce Yol'un uygulamasına başlayabiliriz. Yalnız bu çalışma içindeyken çok dikkat edil­mesi gereken bazı noktalar vardır. Özellikle şunu iyi bilmeliyiz ki, bu noktaya ulaşmadan önce, kurmuş olduğumuz düşünce, anlayış, inanış sistemlerinin hepsinden vazgeçebilecek cesareti göstermek zorundayız. Onların her birinin bu konuda zedeleyici, bağlayıcı rolü vardır. Yani, şimdi içinde bulunduğumuz noktadan, ulaşacağımız sıfır noktasına kadar pek çok ara nokta yaşamak zorundayız, ama ara noktalardan herhangi birine takılıp kalırsak bütün vazife sarsılır ve biz de zelzeleye yani büyük bir şoka uğrarız.
Vazifenin İfasında Kişisel Anlayışa Yer Yoktur
Bu vazifenin ifasında bizim kişisel düşünüş ve anlayışlarımızın hiç bir önemi yoktur. Eğer kişisel düşüncelerden bir türlü vazgeçemiyorsak, onları kendimize saklayabiliriz; ama genel nizam içinde kişisel düşünce ileri sürerek vazifenin aksamasına neden olamayız.
Bizler çok ahenkli bir orkestra şeklinde, orkestra şefinin direktiflerine tamamen bağlı kalarak, büyük bir ahenk, uyum ve bütünlük içinde vazifemizi gerçekleştirmek zorundayız.
İyi düşünmek gerek; böyle büyük bir orkestraya dahil olmak, her insanın başarabileceği bir iş değildir.
Sonsuzluk kapısı, sevgi adalet, doğruluk, irade gücü ve vazife şuurunun
anlaşılması ile açılabilir.
Aktif olarak bütün canlılığımızla, bedenimizin, ruhumuzun gücünün son noktasına kadar çalışacağız. Her zaman tetikte olacağız ve çalışmamız, yaşayışımız hatta uyumamız bile uyanık uyumak şeklinde olacak.
Vazifemizi, hiç ihmal etmeden ve hiç bir dalgınlığa düşmeden an be an takip edeceğiz. Bu suretle vazifemizin önüne hiç bir engel giremeyecek ve vazife anlayışımız her şeyden önce gelecektir.
Vazifemize hayatımızı, canımızı feda edebilecek kadar bağlı olmalı ve vazife için gerekli olan her şeyi bu an­layışla gerçekleştirmeliyiz. Zaten bu bir mecburiyettir, çünkü başka türlü o sıfır noktasına ulaşamayız.
Ufuktaki sıfır noktasına lâyıkıyla ulaşmak istiyorsak, vazifeyi ön plâna almak mecburiyetindeyiz.
Siz o zaman yıldızlarla konuşabilirsiniz, hayatınızla konuşabilirsiniz, geçmiş hayatlarınızla konuşabilirsiniz. Pek çok yeteneğe doğal ve haklı olarak sahip olabilirsiniz, ama yetenek ve güç sahibi bir insan olarak, yanılıp da egonuzu ön plâna alırsanız, derhal negatif plâna düşersiniz ve o negatif plândan kolay kolay da kurtulamazsınız.
Küresel Anlayışın İmtihanları Daha Zordur
İnsanın tekâmülü arttıkça, sorumluluğu da artar; dolayısıyla kazancı da, zararı da normal bir insana göre çok daha fazladır. Küresel Anlayış, kendi imtihanlarını da beraberinde getirir çünkü evrende her kıdemin kendine göre imtihan şekli vardır. Bazı varlıklar bu imtihanları başarı ile verirler, bazıları veremezler; başladıkları yere dönerler ve korkunç ıstıraplar çekerler.
Vazife konusunda özellikle bilmemiz gereken en önemli konu şudur: Vazifelinin nötralizan olarak bir radyoluk vazifesi vardır. İnsanlara sadece genelleri vermekle sorumludur, gerisine karışmamak gerekir.
Küresel Anlayış, sonsuzluğa giden yoldur.
Vazifenin Gerçekleştirilmesi
Bizim evrenimiz, küresel bir yapıya sahiptir. Atomdan, bizim galaksimize kadar bütün,galaksi gruplarının, küresel bir yapılışı vardır. Bulunduğumuz evrende, bugün bilebildiğimiz verilerden başka, her türlü veri ve fenomen de yine küreseldir, ama küreselliği birdenbire anlamak mümkün değildir. Bu konu üzerinde konsantrasyonumuz, yeteneğimiz, kudretimiz arttıkça yavaş yavaş bir gelişme kaydedebiliriz.
İnsan Küresel Anlayış, duyuş ve düşünceleri hazmetmeye başladıktan soma küresel yaşayışın sevgi demek olduğunu anlar, yani küresel yaşayışa ulaşıp ulaşmadığımızın bir ölçüsü de hayata ve insanlara karşı duyduğumuz sevgidir. Küresel düşünmeye, küresel anlamaya, küresel hissetmeye başlayan bir insan, bütün yaratılmış varlıklara karşı nötr durumdadır' hem de hepsine büyük bir sevgi ve aşk duyar.
Küresel antenlerine çarpan vibrasyonlar o inşam giderek daha inceltir, daha süptilleştirir ve insan hem Hiçliği'ni, hem de Birliği'ni kavrar, Vahdete, Birliğe ulaşır. O artık bir hiçtir; kendini bütüne katmış, egosunu yenmiştir.
Küresel Anlayış İle Kendini Aşmak
Bizler Küresel Anlayışla kendimizi aşmayı, Doğallık İlkesiyle ve nötral ilkeyle gayet ahenkli bir şekilde bağdaştırmalıyız ki, bu çalışmaları yaparken çok fazla güçlükle karşılaşmayalım.
Doğal ve saf şeyler düşünün!..
Ve bu düşünceler Doğallık İlkesi'ne uygun olarak, küresel olanı canlandırmaya ve büyütmeye başlasın. Böyle davranabilirsek, geçiş dönemimiz rahat ve yumuşak olabilir.
Küresel Anlayışla kendini aşmak için "Vazife'nin ifası şarttır.
Sevme ve anlama yeteneğimizi geliştirirsek Küresel alışverişleri, küresel yayınları büyük bir doğallıkla ve huzur içinde gerçekleştirebiliriz.
Ve tıpkı ana rahminde, bir çocuğun sevgi ve şefkatle yavaş yavaş büyümesi gibi, bizler de yaşamımızın her anında her noktasında mükemmel bir ahenk içinde olabiliriz, böylelikle gelişimimiz de daha hızlı olur.
Sevgi, ahenk ve uyum sağlayabilme yetenekleri ile birleşirse, insanı çok çabuk geliştirir ve arkasından da sükût devri, temaşa devri başlar.
Sükût ve temaşa döneminde insan, istediği gibi davranabilir, istediği gibi konuşabilir, istediği gibi tesir alış­verişi yapar, çünkü ruhu tamamen özgürdür. Kendine ayak bağı olan her türlü nefisten soyunmuştur.
Bir radyo istasyonu gibi, Küresel Anlayış'a, küresel yayma tam adepte olur, yani Doğallık İlkesi'ne göre öyle bir tesir alışverişi içine girer ki, kendini, bulunduğu yeri ve her şeyi unutur. Tekâmülü büyük bir huşu içinde, sevgi ve aşkla, derinlere doğru korkunç mesafeler kaydederek ilerler.
Dünya plânında, olaylar dakik olarak, Dünya Organizatörleri ve Yüceler tarafından hazırlanmakta ve tespit edilmektedir. Kaderin ne tarafa doğru kaydığını, ne çeşit olayların meydana geleceğini, olayların ve olanların büyük Gözlemciler'i ve Kudretliler'i tamamıyla bilmekte ve her olayı dakik olarak takip etmektedirler.
İnsanlara, yasanın ne şekilde daha kolay ve doğru yaşanabileceğini öğretmek, anlatmak gerekir. İnsanlar gerçek kişiliklerini yeniden kazanmalı ve birbirlerinin yüzüne sevgiyle bakıp, dünya hayatını cennete çevirebilmelidirler.
Ruhun eğitimi yaşamın konusu olduğu için ruha ait şu bir kaç öğütü iyi dinleyiniz!
Onlara bu gerçekleri, ilâhî hizmet olarak anlatacak vazifelilere gerek vardır.
Vazifelinin görevi; dünyanın bu gidişinin, gidiş olmadığını fark edenlere, fizik ve psikolojik hayatlarım nasıl devam ettireceklerini anlatmak ve bir nizam ve intizama girebilmek için nasıl bir metot kullanılması gerektiğini aktarmaktan ibarettir. Gerisi onların bileceği iştir. Kimse kimseyi sırtında taşıyamaz. Sadece gerçeği arayıp da bulamayanlara bilgi vermek gerekir.
Vazifenin İfasında Dikkat Edilecek Noktalar
Her şeyden önce şunu bilmeliyiz ki, vazifelinin çalışmalarında onun kudret ve yeteneğinden önce Yukansı'nın idaresi çok önemlidir. Ve Yukarısı'nın idaresini kabul ederek, dinleyerek, o güvene, o kontrol ve yönteme kendisini teslim ederek hareketlerini tayin etmelidir. Vazifeli, Yukansı'nın uygulayıcı bir işçisi ve hizmetkârı olarak; büyük bir kudret ve güven içinde, içinden gelen bütün gücüyle, darılmadan, kırılmadan, üzülmeden, büyük bir sabırla vazifesini oluşturmalıdır. Ve bu aşamada mümkün olduğu kadar ikaz almamaya çalışarak eylemini tamamlamalıdır. Kendisini rencide edecek herhangi bir anonsla karşılaşmadan, işini mükemmel bir şekilde bitirip sonuca gelmesi gerekir. Zaten Yüce Yol'da yürümenin gerçek tekniği de budur. Bizden önce Yüce Yol'da yürüyen, yol açan kudretli varlıkların yürüyüşleri ile yürümek gerek. Ancak yürüyenle yürünür.
Yüce Yol Küresel Anlayış Yoludur
Yüce Yol, Küresel Anlayış'ın yoludur. Küresel Anlayışta süspansiyonel bir anlayış kudreti vardır ki, insan nasıl bu kadar geniş ve esnek düşünebildiğine kendisi bile şaşırır. Ve her arzusunun bir bir gerçekleştiğini fark eder.
Küresel Anlayış'a göre, arzu etmenin mânâsı, bir işi yapabilme gücünü istemektir ki, her gün insanlar, bilseler de, bilmeseler de arzu ve istekleriyle otomatik olarak Küresel Anlayış'a adım atmaktadırlar. Bu anlayışa göre insan, bir noktadan başka bir noktaya sıçrayamaz; ancak adım adım, yavaş yavaş, olduğu noktadan başlayarak kendini yeniden inşa edebilir.
Yüce Yol, ağlamakla, sızlamakla, dua etmekle elde edilecek bir yol değil; tatbikat gerektiren bir yoldur. Öncelikle bütün dünyasal etiketlerden soyunmayı öğrenelim.
Ruhunuzun sonsuzluk bilgisini elde etmesi için çaba harcayınız.
Haysiyet, şeref, izzet-i nefis, önemli mevki ya da serserilik gibi her türlü dünyasal kavramı bir kenara kaldırmak gerekir. İyi-kötü, pozitif-negatif, güzel-çirkin, doğru-yanlış bu kavrayışta önemini yitirir. Yani bu dünyada şeref, namus, kibir, gurur gibi kıymet ve önem verilen bütün kanaatleri etiket gibi taşımaktan vazgeçip, Küresel bir anlayışla konunun asimi anlamaya doğru yönelmek gerekir.
Hiç bir güçlük karşısında mücadeleden kaçmayınız ve ruhsal gerçeklere
sırt çevirmeyiniz.
Daha iyi anlaşılması için şöyle diyelim: Bir aynaya bakın ve kendi cisminizden çıkarak aynadaki hiç'in içine girin. Boy aynasında gözüken kişi olun; çünkü onda dün­yaya ait manyetik tesir bile yoktur; öylesine hiçleşmiştir ki!.. İşte egoyu böylesine terbiye etmek gerekir.
Yüce Yol, yasaları Tanrı tarafından düzenlenmiş bir yoldur ve isteyişlerimizin bu yasalara, uygun olması gerekir.
Küresel Anlayış'ın küresel yalvarışları, küresel duaları vardır.
Gönül ister ki, herkes Yüce Yol'da açık ve uyanık olsun.
Yüce Yol divândır, Yüce Yol bir huzurdur. Yüce Yol sonsuzluklara uzanıştır. Yüce Yol insanları, insan-üstülüğe terfi ettiren bir aşamadır. Sonsuzluklar âleminin divânıdır.
Yüce Yol bütün bu divânları kendi ruhuna nakşetmiş olan İlâhî İrade Organizatörleri'nin gösterdikleri yoldur.
Kendinize zihinsel ve yüksek düzeyli ihtiyaçlar yaratınız. Maddenin ruhunuzun özgürlüğünü kısıtlayan cazibesinden kurtulmak için zihinsel ve yüksek düzeyli ihtiyaçlar yaratınız.
( Sonsuz Yüce Yol - Mehmet Fahri Öğretici )
Konular;
AKTARAN:
Galip (Diğerkâm) BARAN
TEL: 0252 382 34 77 / (GSM) O535 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@windowslive.com

5 Nisan 2013 Cuma

AYNI GEMİNİN YOLCULARI

AYNI GEMİNİN YOLCULARI
JACK COUSATEAU, KRİTON CURİ, MARK DUBOİS, EDWARD GOLDSMİTH, ERİCH FROMM VE GALİP BARAN’DAN: "O GEMİNİN YOLCUSU DÜNYALILARA UYARI!.."
 
COUSTEAU UYARIYOR!

“Denizle Hakimi”ne tüm insanlığın kulak vermesi gerek

Kaptan Cousteau’yu tanımayan yok. ‘Denizler Hakimi’ ünlü bilim adamı, ne yazık ki gelecek kuşakların yaşamları konusunda (eğer çok kısa bir zamanda önlem alınmazsa) tüyler ürperten kehanetlerde bulunuyor…

Yaşlı bilim adamı, çağdaş toplumda herkesin inanılmaz bir bencillik içinde olduğunu; yalnızca kendi rahatlarını düşünüp, gelecek kuşakları tehlikeye soktuklarını açıklıyor.

Cousteau’nun “kehanetleri” aynen şöyle:

“ İnsan hakları konusunda son derece duyarlı görünen günümüz toplumları, kendilerinden sonra gelecek kuşaklara yaşam hakkı tanımıyorlar. ‘Benden sonra tufan’ düşüncesiyle hareket ediyorlar.

Aslında dünyamız dört milyar yıldır varlığını sürdürüyor. İnsanoğlunun dünyada bir milyon yıldır var olduğunu da biliyoruz. Dünyamız bir dört milyar yıl daha yaşayabilecek durumda. Ama biz, onun ömrünü birkaç yüzyıla kadar indirmekteyiz.

Dünyayı ve insanoğlunu tehdit eden en büyük tehlike; aşırı kalabalık; nüfus artışıdır. Pek yakın bir gelecekte dünya nüfusu 14 milyarı aşacak. Şimdi nüfusun 5,5 milyar dolayında olduğu biliniyor…

Ama her altı ayda dünya neredeyse Fransa’nın nüfusu kadar kalabalıklaşıyor, yani 50 milyon kadar artıyor.

İşte dünya yüzündeki tüm kirlenme, zehirlenme, bitki ve havanların ölümü; bu kalabalığa bağlı nedenlerden ortaya çıkıyor. İnsanoğlu yalnızca kendi yaşamını, hayatta kalabilmeyi düşünüyor. Bu nedenle de hayvanlara, başka canlılara yer  kalmıyor yeryüzünde…

İki bin küsurlu senelerde dünyada insanoğlu tek canlı olarak kalacak. Yiyecek bulamayacak. Et gerçek bir lüks olacak. Çünkü dünyada koyun, sığır türü hayvanların kökü kazınmış olacak… Oturacak yer bulamayacak, tüm çevresi betonlarla kaplanacak. Sonuçta bitki örtüsünü de yine kendi yok edecek…

Bu nedenle kadınlara bir an önce hakları verilmeli, bilinçlendirilmeli ve az çocuk yapmaları için eğitimden geçirilmeli. Ayrıca ben, insanların; yaşlılık ve gelecek korkusu için çok çocuk yaptıklarına inanıyorum. Bu geleceği güven altına alırsak, çok çocuk yapmaktan vazgeçeceklerdir. 

NÜKLEER SANRTALLAR

İnsanoğlunu ve dünyayı bekleyen bir başka korkunç tehlike de, nükleer santrallar. Bugün bilim ne kadar ilerlemiş olursa olsun, insanlar; atom çekirdeğinin parçalanmasıyla elde edilen enerjiyi üreten nükleer santralları henüz denetim altında tutamıyorlar. Böylece de bu santrallar Çernobil’de görüldüğü gibi, korkunç bir tehlike yaratıyorlar… O halde, teklifimiz; tümüyle denetim altında tutmayı başarmadan, bu santralların bütün dünyadan kaldırılması.

İşte bu amaçla Birleşmiş Milletler’e ; geleceğin kuşaklarına yaşam hakkı tanınması için başvuruda bulunduk.  Böylece bütün dünyada kampanyalar başlatılmasını ve bir an önce önlem alınması için girişimde bulunulmasını sağlayacağız. Gelecek kuşakların temiz ve yaşanacak bir dünyaya hakları olduğunu düşünüyoruz. Bunun için de her ülke insanının kendi çevre bakanlıklarına başvurarak; bu konuda bize destek sağlamaya çalışmasını bekliyoruz. Ancak bu sayede dünyamız ve insan nesli kurtulabilecektir.
( ÇEVRE/ 10. 06. 1991)
***
DÜNYAYA ÇAĞRI!

Ülkelerin çevresel istismarlarının durdurulması amacıyla bir çağrı kampanyası başlatıldı. 1992 yılında Brezilya’da toplanacak  olan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’na sunulmak üzere uluslar arası düzeyde yürütülen imza kampanyasının öncüsü ise Boğaziçi Üniversitesi Öğretim üyelerinden Kriton Curi.

Kampanyanın metni ise şöyle:

“Biz bu yazıyı imzalayanlar çevre kirliliğinin gezegenimizi tehdit eden en önemli tehlikelerden biri olduğunun bilincinde olarak, çevre kirliliğinin; ülke sınırı, ırk, din ayrımı tanımaksızın tüm insanlığı etkilediğini hatırlatarak

Hükümetlere,
Birleşmiş Milletlere,
ve tüm insanlara sesleniriz …
Ve, ülkeleri; “kirli endüstriler” ve zararlı madenler  ihraç ederek, başka ülkelerin çevrelerinin istismarına son vermeye davet ederiz.

Bu amacın gerçekleşmesi için:
(a)   Herhangi bir ülkede kurulması düşünülen yabancı bir endüstri , bu ülkedeki çevre ve halk sağlığının korunması ile ilgili mevzuatın yetersizliğinden yararlanmayıp; kurulacak endüstri merkezinin bulunduğu veya kurulacağı ülkede alınması öngörülen önlemlerin en ciddilerini uygulamaya mecbur tutulmalıdır.
(b)   Hiçbir ülkede, üretilen ürünlerin, diğer bir  ülkeye ihraç edilebilmesi için gereken tüm şartlar yerine getirilmeden ihracata izin verilmemelidir. Bir ülkede kullanımı yasaklanmış olan ürünlerin diğer ülkelere ihracatı kesinlikle önlenmelidir.
(Kriton Curi)
***
Çevreci Mark Dubois, herkesin kendine sorması gereken soruyu haykırıyor.

‘Dünya için ne yapabilirim’

“Kim demiş dünyayı değiştiremezsiniz diye, bir tek insan bile dünyayı değiştirebilir.” Bu cümle , Dünya Günü 1990’ın sloganıydı. Bu özel günün düzenleyicilerinden nehir uzmanı ve çevreci Mark Dubois, dünya üzerinde yaşayan herkese benzer bir çağrıda bulunuyor: Dünyaya zarar vermeden onun üzerinde nasıl yaşayacağımızı öğrenmeliyiz. Herkes, aynaya bakarak , ‘ben ne yapabilirim’ sorusunu kendisine sormalıdır.”

Dünya Günü’nün uluslararası etkinliklerini koordine eden Mark Dubois, daha sonra çokuluslu kalkınma bankalarının 30 milyar dolarlık yıllık kredi kullanımını daha çevreci ve toplumsal alanlara kaydırabilmeleri amacıyla uluslar arası baskı oluşturan, dünya üzerindeki çevreci, toplumsal ve ekonomik gelişmeden yana resmi olmayan kuruluşlarla iletişim kurmaya çalışan kişilerden biri.

Merk Dubois kararlı, “Dünya üzerinde bir ya da iki çılgın insanın tek başlarına gerçekleştirdikleri pek çok  önemli değişiklikler vardır. Bu da insanların tek başlarına neler yapabileceklerinin göstergesidir.” diyor.

Çoruh Nehri üzerinde düzenlenen raftinge katılan Mark Dubois ile Amerika’ya dönmeden önce İstanbul’da kaldığı Mozaik Otel’de görüşme olanağı bulduk.

Yaşamı nehirlerle ve çevre etkinlikleriyle geçen, bireylerin çevreyi değiştirmek üzere harekete geçmelerini sağlamaya çalışan Dubois, dünyanın geleceğine ilişkin umutlarını henüz yitirmemiş.  “Dünya Günü’ne katılımlar, büyülü ve harikulade güzel olan Çoruh Nehri üzerinde rafting yapmak ve bu umudun nedenlerinden bazıları” diyor.

Dubois’e göre, insanlar artık çevre sorunlarını bilincinde ama harekete geçmekte oldukça yavaşlar. Çünkü, “Ben tek başıma ne yapabilirim ki? Hiç kimse bir şey yapmıyor, benim yapmamın da anlamı yok” diyerek, elini kolunu bağlayıp oturmak kolay. Bu nedenledir ki, umutsuzluğun, kötümserliğin her zaman kazançlı çıktığını söylüyor. Dubois şöyle devam ediyor:

“İyimserlik ve umutlu olmak ise her zaman kazançlı çıkmaz belki, çünkü zor olan budur. Sorunlarla mücadele etmek, savaşmak, tek başına da yapılabilecek şeyler olduğunu düşünerek harekete geçmek kolay değildir ama yapılması gereken budur. Dünya üzerinde  bir ya da iki çılgın insanın tek başlarına gerçekleştirdikleri pek çok değişiklikler vardır. Bu da insanların tek başlarına neler yapabileceklerinin göstergesidir.”

Tüm dünyaya sesleniyor

Mark Dubois, çevre konusunda en önemli sorunun insanların harekete geçmemesi olduğunu  ve bunun dünya üzerindeki tüm ülkelerde yaşandığını söylüyor. Dünyanın her yerinde benzer sorunların yaşandığını, örneğin ozon tabakasının delinmesinin tüm dünyayı tehdit ettiğini vurguluyor. Peki o zaman ne yapmalı? Dubois, yalnızca Türklere değil, tüm dünyalılara sesleniyor:

“Herkesin ‘dünya ile yaşamayı nasıl öğrenebilirim’ sorusunu sorması gerekli. Yaşarken dünyayı parça parça öldürüyoruz. Dünya giderek kirleniyor. Ona daha nazik davranmayı öğrenmeliyiz. Örneğin Kaliforniya’da yaşayan bir çiftçi artık yer altı sularını zehirli oldukları için kullanamıyor. Çocuklarımıza zehirli gıdalar yedirerek onların yaşamlarını çalıyoruz. Buna hakkımız yok. Birbirimizle savaşarak çok zaman kaybettik. Örneğin bir sanayicinin üretimini ve tarzını beğenmeyebiliriz. Ama sorunlar karşısında onunla birlikte çalışmayı denemeli, bunu öğrenmeliyiz. Dünya üzerindeki ortak geleceğimiz için birlikte mücadele etmeliyiz. Kuşlar birlikte uçarak hem daha çok enerji sağlıyor hem de daha uzaklara ulaşabiliyorlar. Biz de birlikte savaşmalıyız. Meyve yalnızca ağacın dalının ucunda. Elimiz kolumuz bağlı oturursak meyveyi yiyemeyiz. Yerimizden kalkıp, ağacın dalına uzanırsak meyveyi tadabiliriz.”
(Figen Atalay /26. 07. 1993/Cumhuriyet)
***
Edward Goldsmith’in: Beş bin günde dünyanın kurtuluşu

Uluslar arası ekolojist hareketin belli başlı öncülerinden Edward Goldsmith’in son kitabı “yerküreyi kurtarmak için beş bin gün” daha şimdiden 300 binlik uluslar arası bir satış rakamına ulaşmış durumda. Dünyanın en etkin çevrecilik dergisi “Ekolojist”i 1970 yılından bu yana yayımlamayı sürdüren Edward Goldsmith’in, kitabında ana hatlarını çizdiği ‘dünyayı kurtarma programı’nın temelinde insanoğlunun yaşam tarzını kökten bir biçimde değiştirmesi anlayışı yatıyor.

 Goldsmith’in planı, dünyanın karşı karşıya bulunduğu üç ana tehlikenin belirlenmesiyle işe başlıyor: 1990 yılının yazı, 1880’den bu yana yaşanan en sıcak yaz idi; Basra Körfezi’indeki kirlilik oranı, yerküre için bir ‘rekor’du; dünyada her yıl yok edilen orman alanı da Fransa yüzölçümünün yarısı kadardı…

İşte bu ‘durum tespiti’; üç acil önlem paketini gündeme getiriyordu: Ozon tabakasını delen klorflorokarbon (CFC) gazının lanetlenmesi; okyanusları kirleten toksik atıkların durdurulması; uluslararası bir ağaçlandırma seferberliği…

“Eğer örgütlenirsek, daha az tahripkâr bir yaşam biçimi yaratabiliriz” diye düşünen Edward Goldsmith, böyle bir hedefe ulaşabilmek için, insanların hem hükümetleri denetim altında tutup hem de kendi, kendine yeten küçük birimler halinde organize olarak sonuca varabileceklerini öne sürüyor. Tek gerçek demokrasinin, ancak küçük çaplı örgütlenmelerle yaşayabilen bir demokrasi olduğunu  dile getiren Goldsmith, insanların devlet kurumlarına ve büyük kuruluşlara bel bağlamakla yetinmemelerini öğütlüyor.: “Bazıları bunun bir ütopya olduğunu düşünüyorlar; fakat bana sorarsanız, esas gerçekdışı olan, bizim şu andaki yaşam biçimimizdir.
(31 Mart 1991/ Cumhuriyet Dergi)
***
ERİCH FROMM VE  BEN (1)

İnsan davranışları üzerine çalışmalarıyla ünlü Erich Fromm, “Sahip Olmak ya da Olmak” adlı eserinde, “sencillik” ve “bencillik” olarak tanımladığı iki temel özelliğiyle (ilkesiyle) ilgili görüşlerini aşağıda görüldüğü şekilde açıklıyor: 

“Sahip olmak” ilkesine sahip insan; mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye sahip olmak, onları ele geçirmek, kendine mal edip, onlara egemen olmak ve dilediğince kullanmak ister.  Bu sahip oluşların sonu yoktur.

“Olmak” ilkesine sahip insan ise; hiçbir şeyi elde etmeye ya da  kendine mal etmeye, şöhret  ve iktidara sahip olup insana egemen olmaya kalkışmaz. Bu ilkenin insanı, kendisini geliştirir. Evrimleşir, diğer insanları sever. Sözcüklerle anlatılamayan, yaşanılan, hissedilen bir özelliktir bu ilke.

Dünya düzeni “sahip olmak” üzerine kurulduğu nedenle, insan ve değerleri, yerini makinelere ve ekonomik gelişmenin çarklarına bırakmıştır. Bilim, teknik ilerlemiş, ama bunlar kendi yararına kullanılmadığı için, insan bir araç haline dönüşmüştür. 

Çözümün ilk ve tek şartı, “sahip olmak” ilkesinden “olmak” ilkesine geçmektir.  Yeni bir insan,  yeni bir toplum oluşturmaktır.

Eserin çevirisi yapan Aydın Arıtan Fromm için şöyle diyor :

Erich Fromm, yazdıklarına ve savunduğu fikirlere uygun yaşayan ender insanlardan birisiydi. Parada, malda ve şöhrette gözü olmayan, mütevazi yaşantısıyla dikkati çeken Fromm, “Sahip Olmak ya da Olmak”ı tam beş kez yeniden yazmıştır. Kendisine “Yeni Çağın Peygamberi” denmesinden hoşlanmayan Fromm, sorunları ve çözüm yollarını göstererek, tıpkı İsa’nın geleceğini bildirip, onun yolunu hazırlama görevini üstlenen Nasıralı Yahya gibi gelecekteki müjde ve felaketi işaret görevini başarıyla yerine getirmiştir.
***
(1)    :  Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı (Ahilik), milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda başlattığım “okul dışı eğitim” olarak tanımladığım, insanı, davranışlarını ve nedenlerini araştırdığım, bazıları yerel bazıları merkezi yönetimin sorumluluk alanına giren, beni bilinçlendiren çalışmaları yaparken yaşam biçimim kökten değişti. “Bencillik”ten (hodkâmlıktan) kurtuldum. “Sencillik” (diğerkâmlık) ilkesini özümsedim. Erich Fromm gibi yaşamağa başladım…

Bilinç Üniversitesi Kurucusu
Bilinçolog Galip (Diğerkâm) Baran

TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA: galipbaran@windowslive.com

Bilinç Üniversitesi’nin:
(a)    İşlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, bundan böyle, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog  v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmak.
(b)   Kuruluş amacı:  Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu, eşdeyişle, “dünyevi değerler”in yerini “uhrevi değerler”in aldığı bir dünya düzeni kurmak.

25 Mart 2013 Pazartesi

Muazzez İlmiye ÇIĞ: "TÜM PARLAMENTERLERE!..."

---------- Forwarded message ----------
From: MUAZZEZ ILMIYE CIG // Date: 2013/3/25
Subject: Aşağıdaki yazı millet meclisi üyelerine gitmeli. Ama ben de onların e-mail adresleri yok mümkünse siz gönderir misiniz? Hatta istediğiniz yerlere de. Saygılar, muazzez
TÜM PARLAMENTER'LERE!...
Efendiler: Her gün hatırlayacağınız tek şeyi tamamen unutmuş davranışlar sergiliyorsunuz. Hiçbir zaman unutmamanız gerek ve her sabah kendi kendinize tekrarlamanız gereken cümle:
 “BEN TÜRK MİLLETİNİN BİR MEMURUYUM, İŞÇİSİYİM. TÜRK MİLLETİ BENİ BU MAKAMA ATADI. O MİLLET BENİM VELİNİMETİMDİR.”
            Siz, efendiler, nasıl milletin iznini almadan vatanımızı satıyorsunuz, abuk sabuk anlaşmaları gizli kapılar arkasında yapmak cür'etini gösteriyorsunuz? Sizin almayı düşündüğünüz kararlar 70 milyonluk bir milletin kaderini belirleyecek. Aranızda vatan, millet seven bir zat yok mu? Sizler o makamlara gelmeden bu memleketin ekmeğini yemediniz mi? Nedir bu rezalet? Bir parça durun ve geriye bakın, vatan hainlerine neler olmuş. Yazıklar olsun. Birbirine “sayın” diye hitap ederek galiz küfürler savuran tek seviyesiz millet meclisi ne yazık ki sayelerinizde, bizim meclisimiz. Millet düzenbazlığı, üçkağıtçılığı, ahlaksızlığı sizlerin sayenizde bir fazilet sanarak öğrendi. Siz, Recep Tayyip Erdoğan, dokunulmazlıkarı kaldıracaktınız, ne oldu, 5 vakit namazlarınız arasında halka bu yalanı da mı söylemiştiniz? Siz Deniz Baykal, CHP’yi ne kadar yıprattığınızın farkında değil misiniz? Memleketin bu günkü durumuna çok büyük katkılarda bulundunuz, herhalde sizi tebrik etmek lazım. Bir çoğunuzun çocuklarınız var. Bu çocuklara nasıl bir memleket bırakmayı düşünüyorsunuz? Belki de sıkışınca kaçabilmek için kendinize ve ailelerinize yabancı memleketlerde yer hazırladınız bile. Herhalde yabancılara satılan topraklar bedava gitmedi. Yazık, yazık, yazıklar olsun.  Sizlere “Sayın” sıfatı hiç yakışmıyor. Daha doymadınız mı? Satılacak ne kaldı? “Sayın” olan sizin karşınızda el pençe divan durmanız gereken Türk Milletinin yeni doğmuşundan ölüm döşeğine kadar her bir ferdidir. Her birinize, iktidar veya muhalefet, oy veren ellerimiz kırılsın. Eğer biraz haysiyetiniz varsa istifa etmeyi bilin. Sizin yüzünüzden vatanım için kanını döküp, canını veren aziz şehitlerimizden utanıyorum ve bütün varlığımla özür diliyorum. Bütün şehitlerimizin iki eli yakanızdadır. Bunu hiçbir zaman unutmayın.
Muazzez İlmiye ÇIĞ, 
25 Mart 2013
***
“AKİL ADAMLAR” KOMİSYONU?!...
            Akil adam'mı dediniz?.. Ha, evet..., Recep’in “Akil Adamlar Komisyonu” kurulması konusunda bir çalışma yaptığını duydum. Bu günlerde kartel medyası ve akredite basında yer aldığı ve atanmışlardan oluşan parlamento çevrelerinde sıkça bahis konusu edildiğine göre bu, (sözde) : “akil adamlar komisyonunda”:
            "(Basından): Yaşar Kemal, Ahmet Türk, Sırrı Süreyya Önder, İsmail Beşikçi, Leyla Zana, Vedat Türkali, Rakel Dink, Hasan Cemal, Mehmet Bekâroğlu, Nuray Mert, Murathan Mungan, Sezen Aksu, Orhan Pamuk, Ece Temelkuran, Ahmet Altan, Cengiz Çandar, Yıldırım Türker, Şahismail Bedirhanoğlu, Cemal Uşak, Yılmaz Ensaroğlu, Hidayet Şevket Tuksal, Gencay Gürsoy, Ahmet İnsel, Mehmet Emin Aktar, Adalet Ağaoğlu, Mithat Sancar, Hikmet Çetin, Tanıl Bora” gibi “akıl tutulması mağduru, objektif ve tarafsız olabilmek gibi yüksek meziyetler ile insani hasletlerden özürlü” gişi’lerin öne çıkan isimler olduğunu öğrendim…
          Bu listeyi Recep’in düşünebileceğine, tasvip ve tasdik edeceğine asla ihtimal vermiyorum.
          Aksi takdirde "tek millet, tek bayrak, tek dil ve tek devlet" söylemiyle şiddetle çelişir. Ki bu, ustalık dönemini hazmedemediği anlamına gelir. Ayrıca, ustalığın erdem ve inceliklerine vakıf olamadığının ispatı harbiyesi olur.  
          Diğer taraftan, benim de, hakiki bir "Akil Adam" önerim var. 
          Adı: Galip (DİĞERKÂM) Baran…
          Hem akil, hem âlim, sencil ve diğerkâm, 
          Hem  “yaratılanları Yaratan’dan ötürü seven, hem de Türkiye’nin ve dünyanın tek Bilinçolog’u nadirden bir adam;
          Halkın deyimi ile “tam, adam gibi bir adam GALİP (DİĞERKÂM) BARAN…”
          Yukarıda, hâşa "akil adam yerine kaim (olmak) gibi bir öneriye maruz kalan” ve maalesef haksız yere, Türk Milleti ve İnsan unsuruna olan kin ve nefretten ötürü; Gaflet, dalalet ve hıyanetten mütevellit adları öne çıkartılan ve fakat arasında bu özelliklere sahip bir adam bulunmayan kimselerden "akil adamlar komisyonu" mu olur?, 
          Daha ne duruyorsunuz ey önericiler!....
          Zerre kadar “aklınız” varsa, şu isimlerden teşekkül edecek beyhude topluluk yerine; 
          Bir tek Galip BARAN’ı davet edip, dinleseniz YETER!....
          Mustafa Nevruz SINACI

9 Mart 2013 Cumartesi

vicdan...

V İ C D A N!…
 
Sözlük anlamıyla:
Yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildiren  içsel ses. Ahlaksal değerler hakkında dolaysız ve kendiliğinden yargılama yetisi.  Uyararak, onaylayarak, yargılayarak, kınayarak yaşam ve eylemlerimize eşlik eden duygu. Ahlâksal değerler hakkında dolaysız ve kendiliğinden yargılama yetisi. Yapmayı ya da yapmamayı öğütleyerek, uyararak, suçlayarak, yargılayarak, kınayarak kendine özgü bir biçimde yaşam ve eylemlerimize eşlik eder. Tekâmülle gelişir.
 Ruhçulukta vicdan:
Vicdan, insan ruhunda, tekamül oranında gelişen, İlahi İrade Yasaları’nın icaplarından asla ayrılmayan en güçlü bir ifade kaynağıdır.
Ruhu, daha yüksek bir anlayış ve duyuş seviyesine yönelten, güçlü ve hoşgörüsüz bir yol göstericidir.
Mukadderatı hazırlayıcı öğelerden biridir. İyi ya da kötü niyetle yapılmış olan bütün hareketler onu sarsar ve çeşitli tepkilerin meydana gelmesine sebep olur. Bu tepkiler, insanın karşılaşacağı olayların etkeni olacaktır.
Her insanın kendi ruhsal tekâmül seviyesine uygun bir ANLAYIŞ (idrak), DUYUŞ ve DÜŞÜNÜŞ derecesi vardır.
Vicdanın tatmini, ruhun realitesine ve kanaatlerine bağlıdır.  Realite ve inançlar tekamül ettikçe vicdan düzeyi de yükselir. Yani ruhun görgü, tecrübe ve bilgisi ile vicdanın fonksiyonel eylemi arasında ilişki vardır.
Evrende ne kadar ruh varlığı varsa, o kadar tekâmül farkı ve vicdan derecesi vardır.
Vicdan ve sorumluluk:
Istırap ve mutluluk, insanın düşünce ve fiillerinde esas olan maksat ve niyetlerin iyiliğine ve kötülüğüne, yani elciliğinin ya da bencilliğinin  emirlerine uymasına göre bizzat kendi içinde kurulur.Istırap ve mutluluk, tekamül sürecinin zorunlu sonuçlarıdır.Vicdan hesaplaşması ve verdiği hüküm mukadderdir.
Vicdan bireyseldir. Toplum vicdanı yoktur.Toplum vicdanı, ahlaksal yaptırımlardan oluşur, vicdan hükümlerinin bileşkesi  değildir.Toplumlara seslenen “toplu emirler”, her zaman, her insanın vicdan seviyesine uygun olmayabilir. Böylece de ahlaklar, İnsan tekamülünü doğrudan doğruya hızlandıran öz vicdanına (öz bilgisine) uymayabilir. Bu durumda vicdanın yapabileceği görevleri yapabilmeye ahlak her zaman yeterli olamaz.Toplu emirlerin, talimatın içerdiği bilgi, bireyin bilgi seviyesine uygun olmayabilir. Bazen, öz bilgiyle ahlak kuralları karşıtlaşabilirler: Bu durumda, dışarıdan zorlama, tehdit ve şekilcilikle, inanıp benimsenmemiş zorunluluklarla, telkinlerle insanları doğru yola (hakikate) sürükleyen yaptırımlar – doğru olsa bile- eğer bireyin vicdanına, öz bilgisine uygun değilse, istenen ve amaçlanan sonuçları sağlayamaz.
Bu durumda yapılacak en iyi iş, her insanın kendi vicdanının emirlerine son derece uymasına saygı göstererek kendi tekamülünü sağlamasıdır.
Toplu talimatların, tekâmül yolunda faaliyet göstermenin gerektiğini (gerekli olduğunu) telkin etmesi bakımında önemli faydaları vardır, ama iş bununla bitmez. Ahlak kurallarına sarılıp vicdan sesini çiğneyip geçmek olmaz; öncelikle vicdanın gerçek isteği, ihtiyacı karşılanmalıdır.
Eğer ahlak kuralı ile vicdan aynı seviyede ise tekamül hızlıdır. Aralarında fark var ise, tekâmül süreci düzgün hareketli değildir.Vicdan realitesine uymayan emir ve telkinlere uymamak, vicdan hükmünü pozitif yönde oluşturur.
İnsanı yaptıklarından sorumlu tutan, dışta değil, içtedir: O da, öz varlığının bir öğesi olan vicdanıdır.
İnsanın ıstırabını hazırlayan vicdanın harekete geçmesi, öz varlığın dışındaki hareketlerle değil, bizzat kendi içinde akıp geçen olaylarla ilgilidir.
Düşünülen, tasarlanan, istenilen ve yapmaya niyet edinilen her fiilde -bu ruhsal bir faaliyetle ruhta gerçekleştiğine göre- sorumluluk vardır. O fiilin dış alemde gerçekleşmemesi, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Vicdan ruhta geçen hareketlere (hallere) göre hüküm verir.
O halde sorumluluk, o sorumluluğu davet eden hareketin sonucuna bağlı değildir. Sorumluluğun şekli, ruhta meydana gelen NİYET’in niteliğine bağlıdır.
Oysa başkası tarafından zorla yaptırılan bir işte, işi yapanın niyeti söz  konusu değildir. Bu  durumda sorumlu olan, onu zorlayandır.
Niyet: Bir işi yapmaya girişen adamın  o işten, Sebeplilik İlkesi icaplarına göre, aklının yettiği kadar -elci (diğerkam) ya da benci (bencil)- belirli sonuçları özleyerek beklemesidir.
Beklenen sonuç elci şekilde ise iyi, bencilceyse kötüdür.
Vicdan sorumluluğunun mukadder hale gelmesi için, varlığın belli bir anlayış seviyesinde olması gerekir. “Anlayış azlığı” ve “irade hürriyetinin sınırlanması” sorumluluğu azaltır.
Vicdanın uyanması anlayış oranında mümkündür. Anlayışı artıran, tecrübe-görgü ve gözlemden gelen bilgidir.
İnsan kendi iradesiyle, vicdanının emrettiği işleri aramalı ve onları ihmal etmeden vicdanın emrettiği gibi yapmağa çalışmalıdır.
Nefse olan hakimiyet arttıkça vicdani tatmin düzeyi yükselir. Bunun için arzulara hakim olmak kudretini geliştirmek gerekir.
Vicdan anlamının kapsamı her tekamül safhasında ayrı bir nitelik taşır. Her aşama için değişen bir vicdan anlamı vardır.
Elcilik (diğerkamlık) derecesindeki idrakler (derin anlayışlar)  arttıkça vicdan gelişir. (Az çok farklar ve ayrıntılarla) İnsan anlayışlarında gözlenen dereceler vicdanlarda da vardır.
Vicdanın genişliği ve derinliği bilgi ile orantılı olarak artar; genişleyip kapsamı arttıkça, çok derin bilgilerin öz varlığa mal edilmesine yardım eder. Böylece öz bilgiler artar.
Adım adım gelişen bir vicdan tekâmülü vardır. En kaba bencillik (hodkamlık) vicdanından, en ince elcilik (diğerkamlık) vicdanına gelinceye kadar uzun yollardan (çeşitli hayatlar) geçilir. Tekâmül ettikçe vicdan anlayışları da, içinde bulunulan safhaların realite bilgileri’ne göre nitelik ve karakterlerini bütünüyle değiştirirler.
Vicdan, bulunduğu aşamaya göre, o aşamanın en üstün icap ve  realite bilgilerine uzanarak, insanı daha üstün bilgi ve realitelere yükseltici, niteliği durmaksızın değişen, yükselen ve sonunda bir insan anlayışının kavrayabildiğinden bambaşka karakterler ortaya koyan bir yetenektir.
Vicdanın ulaşabileceğimiz en üst düzeyi vardır. Bu üst düzeye yaklaştıkça vicdanın niteliği değişir: Ayrımcı (tefrik edici) ve temyiz edici görevini aşarak başka mecburiyetler yükler. Vazife sezgisi kapsam kazandıkça vicdan, “vazife” düzeyinde işleve geçer.
(*)(Metapsişik Terimler Sözlüğü/ Ergün Arıkdal/ Say. 232-233-234-235-236)
AKTARAN:
Bilinç Üniversitesi Kurucusu 
Bilinçolog Galip Diğerkâmbaran
E-POSTA: galipbaran@windowslive.com
Bilinç Üniversitesi’nin:
(a)    İşlevi: “Bilgi Çağı”  üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler kurmalarına yardımcı olmak; böylece, bundan böyle, yalnız bilgili değil aynı zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog  v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda bulunmak.
(b)  Kuruluş amacı:  Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu, dünyevi değerlerin yerini uhrevi değerlerin aldığı bir dünya düzeni kurmak.

7 Mart 2013 Perşembe

DİĞERKÂMLIK (1) ANDI

DİĞERKÂMLIK (1) ANDI
Allah’ım!..
Bundan böyle, KIRMIZIDA DURACAĞIMA, 
eş deyişle;
(A)
Aşırı tüketmeyeceğime,
Vergi kaçırmayacağıma,
Çevreyi kirletmeyeceğime,
Milli servete zarar vermeyeceğime,
Trafik kurallarını ihlâl etmeyeceğime,
Rüşvet vermeyeceğime/almayacağıma,
İmar yasasına aykırı işler yapmayacağıma,
Sağlığa aykırı alışkanlıklar edinmeyeceğime,
İş ahlakına (Ahilik İlkelerine) saygı göstereceğime,
Her şeyi devletten bekleme alışkanlığını terk edeceğime,
Bir başka deyişle, YOLSUZLUK (2) yapmayacağıma,
B)
Sayılan alanlarda yolsuzluk yapanları, “SOSYAL YAPTIRIM” olarak bilinen yöntemle uyaracağıma, ayrıca,
(C)
Uyardıklarıma, kendilerinin de başkalarını aynı yöntemle uyarmalarını önereceğime,
SÖZ VERİYORUM.

Adım-Soyadım: ……………………….
Telefonum       : ….……………….
İmzam             : ……………..

KIRMIZIDA DURMAK: Her türlü yanlış iş, davranış ve haksızlıktan kaçınmayı öngören, bireyi erdeme (3) yönlendiren bir kavram.
SOSYAL YAPTIRIM: “Kırmızıda geçmeğe kalkışanları utanmaktan başka bir tepki gösteremeyecek şekilde uyarmak”
(1) DİĞERKÂM (özgeci, elci, elsever ): Kendi yararından çok başkalarını düşünen; başkalarına yararlı olmaya çalışan; başkalarının iyiliği için elinden geleni esirgemeyen; başkalarına iyilik yapmayı yaşam ve ahlâk felsefesi yapan (kimse).
(2) YOLSUZLUK: Bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanma, yasaya, kurala, yönteme aykırı iş yapma.  
(3) ERDEM: Ahlâkın övdüğü ve ahlâklı olmanın gerektirdiği doğruluk, yardımseverlik, yiğitlik, bilgelik, alçak gönüllülük, iyi yüreklilik, ölçülülük gibi niteliklerin ortak adı. Fazilet.
***(28. 10. 2012 Tarihli versiyon)